Lütfen Bekleyiniz...

DELÂLET

(ﺩﻻﻟﺖ) i. (Ar. delālet)
1. Yol gösterme, kılavuzluk, rehberlik, aracılık: Ben akldan isterim delâlet / Aklım bana gösterir dalâlet (Fuzûlî). On dört asırdır yüz milyonlarca hemcinsim onun delâleti ardınca yürüdü (Rûşen E. Ünaydın).
2. Delil, işâret, nişan: Yazık ki Konya çarşısı hakkında ancak delâletlerle fikir sâhibiyiz (Ahmet H. Tanpınar).
ѻ Delâlet etmek:
1. Yol göstermek, rehberlik ve aracılık etmek: Bir yol bulayım delâlet eyle (Abdülhak Hâmit). Bir fener insana karanlıkta nasıl delâlet ederse bu arzu da yeis içinde bulunan bu ihtiyara öyle rehberlik eder (Sâmipaşazâde Sezâî). Yâhut bize delâlet et, bizimle berâber Balkan’a çık (Ömer Seyfeddin).
2. Bir şeyin şöyle veya böyle olduğuna delil ve alâmet olmak, şöyle veya böyle olduğunu göstermek: Kelâmın hayırlısı kısa olup çok mânâya delâlet edendir (Kâtip Çelebi’den Seç.). Suphi, can sıkıntısına delâlet eder bir tavırla bir sandalye üzerine oturmuş, düşünüp duruyordu (Nâbîzâde Nâzım). Etrafta tehlikeye delâlet edecek hiçbir şey görünmüyordu (Reşat N. Güntekin).