Kubbealtı Kursları Başlıyor
Lütfen Bekleyiniz...

İKBAL

[l ince] (ﺍﻗﺒﺎﻝ) i. (Ar. ḳabūl’den iḳbāl)
1. Tâlih ve baht açıklığı, mutluluk, saâdet. Karşıtı: İDBAR: Taht-ı vâlâ-bahta kıldıkta culûs ikbâl ile / Şevk-i teşrîfiyle îd etti cihan ser-tâ-be-pâ (Fıtnat Hanım). Âmâlimiz, efkârımız ikbâl-i vatandır (Nâmık Kemal). Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar / Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar (Yahyâ Kemal).
2. Parlak ve yüksek mevki: Bizim ikbalde olduğumuz bereketli zamanlar (Ahmed Midhat Efendi). İkbâl etek öpmekle müyesser olacakmış / Ben öyle rezîlâne temennâdan usandım (Mehmet Âkif). Hiç büyüklerle ülfet etmez, ikbal istemez (Ömer Seyfeddin).
3. İstek, arzu [Daha çok yiyecek içecek hakkında kullanılır]: “Yemeğe ikbal var mı?” İkbal buyurulmaz mı beyim, bir acı kahve? (Ahmet K. Tecer).
4. Yüzünü döndürme, birine, bir şeye meyletme, teveccüh etme: Ne dem ikbâl-i seyr-i arş-ı ma’nâ eylesem Gālib / Olur her şâhid-i fikr-i selîmim mahrem-i tevfîk (Leskofçalı Gālib). Bize mâdem o eylemiş ikbâl / Onu da eyleriz biz istikbâl (Abdülhak Hâmit).
5. Osmanlı sarayında pâdişahlara zevce olmaya aday kız, odalık: Korkup bir kenara sinmiş nice kadın, nice ikbal, gözde ve câriye, bu ölümle bir kâbuslu rüyâdan uyanır gibi silkinip göz açmışlardır (Sâmiha Ayverdi).
ѻ İkbal düşkünü: Vaktiyle gün görmüş, daha sonra bu mevki ve imkânlardan uzaklaşmış kimse. İkbal görmek: İyi ve parlak mevkilerde bulunmak, gün görmek. İkbalden düşmek: Mevkiini kaybetmek.
● İkbal-cû (ﺍﻗﺒﺎﻟﺠﻮ) birl. sıf. (Fars. “arayan” ile) Yükselmek isteyen, ikbal peşinde koşan.
● İkbal-perest (ﺍﻗﺒﺎﻟﭘﺮﺳﺖ) birl. sıf. ve i. (Fars. perest “tapan” ile) İkbâle, mevkiye çok düşkün olan, mevki ve yükselme peşinde koşan (kimse): İstemiş ki (…) ikbal-perest ve muztarip rûhunun… feryatlarını gelen geçen anlasın (Ahmet H. Tanpınar).

Kubbealtı Mûsikî Dersleri Başlıyor!

Side Banner