Kubbealtı Kursları Başlıyor

ŞUH

(ﺷﻮﺥ) sıf. ve i. (Fars. şūḫ)
1. Serbest ve neşeli tavırlı, işveli, cilveli (kadın): Kıl hazer alma sakın âşık-ı zârın âhın / Seni bir şûh-ı sitemkâra felek düş eyler (Fıtnat Hanım). Kazâ âşûb-ı dehri çeşm-i cânânımdan öğrensin / Kıyâmet fitneyi ol şûh-ı fettânımdan öğrensin (Leskofçalı Gālib). Onlar bize (…) yolda, vapurda görüp beğendiğimiz, zaman zaman hatırladığımız şuh ve güzel kadınlardan birer tebessüm ve tatlı bakış gibi gelirdi (Ahmet H. Tanpınar).
2. sıf. Neşeli, canlı, hareketli, şen, kıvrak: “Şuh kahkaha.” “Şuh bakış.” Kaç kerre senin sîne-i şûhunda bayıldım (Hüseyin Sîret). O ne hoş gülüştür, bu ne şuh edâ (Enis B. Koryürek). Aynı şakacı, genç ve şuh gözleri seziyordum (Yâkup K. Karaosmanoğlu).
● Şuh-meşrep (ﺷﻮﺥ ﻣﺷﺮﺏ) birl. sıf. (Ar. meşreb “yaratılış, huy” ile) Şuh yaratılışlı, neşeli, canlı: Molla Lütfi gāyet latîfeci, şuh-meşrep olduğundan Fâtih hazretleri ekseriya bununla şakalaşır, eğlenirmiş (Fâik Reşat).

ŞUHLUK

i. Şuh olma durumu: Bunu her zamanki şuhluğuyle (…) söylemişti (Ahmet H. Tanpınar). Hiç değişmeyen bir husûsiyeti vardır ki o da alaycılığı ve şuhluğudur (Yâkup K. Karaosmanoğlu – Ö.T.S.).

ŞUHUD

ŞÜHUT – ŞÜHUD – ŞUHUD

(ﺷﻬﻮﺩ) i. (Ar. şuhūd)
1. Bir yerde hazır bulunup görme, gözle görme: Ben ol mest-i mey-i hum-hâne-i gayb u şühûdem kim / Olur çeşmimde âlem kâh peydâ kâh nâ-peydâ (Leskofçalı Gālib).
2. Gözle görülecek şekilde var olma.
3. tasavvuf. İlâhî tecellîlere şâhit olma, mânâ âlemini seyretme: Hüdâyî’ye müyesser kıl şühûdu / Kemâle irgüre (ulaştıra) tâ kim sücûdu / Bula fazlınla hakkānî vücûdu / Kerem eyle meded rahmânım Allah (Aziz Mahmud Hüdâyî).
ѻ Şühut ehli: Hakk’ın tecellîlerini her oluşta temâşâ eden kimse(ler).
● Şühûdî (ﺷﻬﻮﺩﻯ) sıf. (nispet eki ile) Şühutla ilgili.
ѻ Şühûdî mâzî: dilb. Belirli geçmiş zaman, mâzî-i şühûdî.

Kubbealtı Mûsikî Dersleri Başlıyor!

Side Banner