ÂGÂH

(ﺁﮔﺎﻩ) sıf. (Fars. āgāh) [Vezin gereği āgeh şeklinde de kullanılır]
1. Haberi olan, haberli, haberdar: Bir kimse değil o sırdan âgâh / Bir kendi bilir onu bir Allah (Nâbî). Âgâh-ı tâlihi değilim âdemiyyetin (Abdülhak Hâmit).
2. Uyanık, basîret sâhibi, sırlara vâkıf, müteyakkız: Onun rahmeti âgâh bir gönüle ulaşır (Kâtip Çelebi’den Seç.). Bî-nihâyettir Hudâ’nın dergehi / Artırır havfın bu bâbın âgehi (Ubeydî’den).
ѻ Âgâh etmek (eylemek, kılmak): Haberdar etmek, haberli kılmak: Hâl-i zârımdan seni feryâdım âgâh eyledi (Fuzûlî). Bir girye-i mâtem ile bîçâreyi düştüğü belâdan âgâh edecek idi (Nâmık Kemal). Âgâh eden odur beni keyfiyyetinizden (Recâîzâde M. Ekrem). Âgâh olmak:
1. Haberdar olmak, öğrenmek, vâkıf olmak: İstanbul’a geldikçe işlere âgâh olmaya başladı (Ömer Seyfeddin). “Hisâr’a Dâir” unvanlı makāleye sırf bir tesâdüf sâyesinde âgâh olabildim (Yahyâ Kemal).
2. Uyanık bulunmak, müteyakkız olmak: Âgâh olun ey erenler (Pir Sultan Abdal).
Sonuna geldiği kelimelere “uyanık, basîretli” anlamı katarak Farsça usûlüyle birleşik sıfatlar yapar: Dil-âgâh: Gönlü uyanık. Kâr-âgâh: İş bilen, tecrübeli, becerikli.
● Âgâhî (ﺁﮔﺎﻫﻰ) i. (Fars. mastariyet eki ile)
1. Bir şeye vâkıf olma, âgâh olma, vukuf.
2. Uyanıklık, basîret, teyakkuz: Hak’tan etmişti kesb-i âgâhî (Muallim Nâci).