Kubbealtı Kursları Başlıyor

HÂLÎ

(ﺧﺎﻟﻰ) sıf. (Ar. ḫalā’ “boş ve tenhâ olmak”tan ḫālі)
1. Boş: Erbâb-ı kalem durur mu hâlî (Muallim Nâci). Edirnekapısı’nda bir hâlî ev (Nâmık Kemal). Büyük ve hâlî havuzun kenarında (Ömer Seyfeddin).
2. Tenhâ, ıssız: “Hâlî arâzi.” “Hâlî ova.” Kendisine onsuz semâ, yer, bütün kâinat hâlî, mânâsız ve belki ziyâsız görünüyordu (Sâmipaşazâde Sezâî).
ѻ (Bir şeyden) Hâlî olmamak (kalmamak): O şey orada hep mevcut olmak, o şeysiz olmamak: Etrâfı ağyardan hâlî olmadıkça muhâbere câiz değildir (Nâmık Kemal). Kümes, Varna’dan gelmiş yâhut peder tarafından iştirâ olunmuş hindiden, tavuktan, ördekten hâlî kalmazdı (Muallim Nâci). Hâlî olamaz yine kederden (Tevfik Fikret).
● Hâliye (ﺧﺎﻟﻴﻪ) sıf. Hâlî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Arâzî-yi hâliye: Boş arâzî.” “Eyyâm-ı hâliye: Boş günler.” Yarı açık, yarı kapalı gözlerini bir nokta-i hâliyeye nasbederek birdenbire… (Sâmipaşazâde Sezâî).
● Hâliyen (ﺧﺎﻟﻴﺎً) zf. (ḫālî’nin tenvinli şekli) Boş olarak.