Kubbealti Lugati
Kubbealtı Kursları Başlıyor

VÂKIA

(ﻭﺍﻗﻌﻪ) i. (Ar. vāḳi‘ “vukū bulan”dan vāḳı‘a)
1. Olmuş olan şey, geri çevrilmesi mümkün olmayan olay, olgu: Vâkıalara dayanarak anlatmak sûretiyle iş başındakilerin dikkatini çekmeğe çok çalışmıştır (Kâtip Çelebi’den Seç.). Kerbelâ vâkıasın yâd ile kan ağlayalım / Akıtıp yaş yerine cevher-i can ağlayalım (Osman Şems). Bu târihî vâkıayı bildiğim için mi bu üç heceyi her işitişimde gözlerimin önünde fecre tutulmuş sihirli bir ayna parlıyor (Ahmet H. Tanpınar).
2. Rüyâ: Sana iânet etsinler, vâkıanda gördüğün sitârelerden tevakku et ki hübût-ı ahter-i ikbâline müsâid olsunlar (Fuzûlî).
3. tasavvuf. Sâlikin halvette zikir ve ibâdetle meşgul iken uyku ile uyanıklık arasında bâzı gerçeklere vâkıf olması durumu.
● Vâkıat (ﻭﺍﻗﻌﺎﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile)
1. Baştan geçen olaylar: “Vâkıât-ı Cem Sultan isimli eser Cem Sultan’ın hayâtını anlatır.” Haberin yok mu vâkıâtımdan (Muallim Nâci).
2. Rüyâlar.

VÂKIÂ

(ﻭﺍﻗﻌﺎ) zf. (Ar. vāḳi‘a’nın tenvinli şekli vāḳı‘an > vākı‘ā) Gerçi, her ne kadar, filvâki: Vâkıâ hasmı da gürbüz delikanlıydı ama / Âsımın savleti kuvvet mi sorar hiç adama (Mehmet Âkif’ten). Vâkıâ bu moda yenidir (Yahyâ Kemal). Vâkıâ asıl Selçuk mâcerâsı Konya, Kayseri ve Sivas arasında geçer (Ahmet H. Tanpınar).